Herkese merhaba,

“Foucault üzerine” isimli podcast serisinin ikinci bölümündesiniz şu an. Bendeniz ailenizin podcastçisi İsmail Pişer. Geçen haftaki bölümde Foucault’un biyografisinden bahsetmiştik, tabii çok yüzeysel ve sınırlı bir bağlamda… Onun henüz genç yaşta, hatta çocuk sayılabilecek bir yaşta neden modern tıbba karşı tavır aldığını; modern tıpla ne alıp veremediği olduğunu kabaca anlamaya çalışmıştık. Hemen ardından yazarın iki temel kitabından bahsettik: İlki “Delilik ve Uygarlık”, ikincisi ise “Kliniğin Doğuşu” adındaki yapıtlardı.

Bugün ise, ilk bölümde sözünü verdiğim teorik tartışmalara geçmeden önce, Foucault’nun birkaç kitabından daha bahsetmek istiyorum.

“Hapishanelerin Doğuşu.” Evet, okumasanız bile muhakkak bir yerlerden duymuşsunuzdur. Oldukça meşhur bir kitap… 1975 yılında Fransızca olarak piyasaya çıkan bu kitapta Foucault, bazı tarihi dökümanları masaya yatırıyor ve modernite öncesinde disiplinin -kamusal disiplinin- nasıl sağlandığını ve suçlulara ne tür cezalar verildiğini sorgulamaya başlıyor.

Şimdi ilk çağı ya da orta çağı düşünelim: O zamanlarda suçlular, azgınlar, sapkınlar, başkalarının malına ırzına göz dikenler; genellikle şehir meydanlarında, herkesin gözleri önünde idam edilirlerdi. Bu uygulamadaki temel maksat, söz gelimi idam edilen kişi bir hırsızsa, toplum içindeki diğer hırsız adaylarına gözdağı vermekti. Şayet asılan kişi bir hainse, idamı izleyen diğer hainlerin cesaretinin kırılması, böylece egemen gücün ilelebet muhafaza edilmesi hedefleniyordu.

Gelgelelim, evdeki hesap çarşıya uymadı kimi zaman. İbreti alem olsun diye ulu orta asılan, cesetleri birer mal gibi sergilenen suçlular; kısa süre sonra -en azından bir kısmı- birer halk kahramanına dönüştüler. Eh, bu da kendine sembol bir isim arayan muhalifleri, ezilenleri, emekçileri ve tabii idamına gün sayan diğer tutsakları birbirlerine bağladı, kenetledi. Böylece şehirlerde hiç umulmadık ayaklanmalar çıkmaya başladı.

Evet, bu noktada bir soluklanalım ve modern dünyadan konuyla ilgili bazı örnekler bulmaya çalışalım. Mesela benim aklıma takılan bir olay vardı vakti zamanında; belki siz de bunu düşünmüşsünüzdür, Amerikan ordusu Usame Bin Ladin’in cesedini neden hiç teşhir etmedi? Neden askeri operasyonun hemen ardından Usame Bin Ladin’in cesedini -dibe batması için ağırlıklar bağlayarak- Umman Denizi’ne attı? Tabi bu operasyonun, resmi açıklamaların doğruluğu sabaha kadar tartışılır ama biz hadi Amerika’nın doğru söylediğini varsayalım.

Şimdi, birincisi Usame Bin Ladin herhangi bir toprak parçasına gömülemezdi, çünkü o toprak parçası er ya da geç radikal İslamcılar tarafından türbeye dönüştürülürdü. Ki Amerikalı yetkililerin resmî açıklamaları da zaten bu yönde…

İkincisi; cesedin fotoğraflarını bütün dünyaya teşhir etmek, her ne kadar Amerika açısından bir güç gösterisi olacaksa da faydadan çok zarar getirirdi. Mesela New York Times’ın - Washington Post’un manşetlerini süsleyecek bir ölü Bin Ladin; El Kaide’yi veya Taliban’ı daha çok kışkırtırdı.

İşte Amerika’nın tüm bunları öngörerek Usame Bin Ladin’i Umman Denizinin meçhul bir noktasına atması, Foucault’un anlattıklarıyla doğrudan bağlantılı aslında.

Çünkü Foucault, “Hapishanelerin Doğuşu” adlı kitabında, moderniteyle birlikte cezalandırma sisteminin radikal bir değişim geçirdiğini ve bu değişimin bireyler aleyhine, kurumlar lehine olduğunu öne sürüyor.

Evet, günümüz Avrupa’sında suçlular, ibreti alem olsun diye şehir meydanlarında asılmıyorlar ya da ulu orta kırbaçlanmıyorlar. Peki elimizde ne var? Modern hapishaneler… Yani artık hukuki cezalandırmalar, tamamen kapalı kapılar ardında gerçekleşiyor. Mahkumlar fiziksel ve zihinsel kim bilir ne işkencelere maruz kalıyorlar ama toplum bunlara şahit olmadığı için, devlet gücüne karşı kayda değer bir direnç gösterilemiyor. Dolayısıyla da modern hapishaneler, devlet başta olmak üzere egemen kurumların lehine, bireylerin ise aleyhine işlev görüyor.

Tabii buradan şöyle bir sonuç çıkartılmasın. Ne yani, şimdi Foucault “Modern hapishaneleri kapatalım da eski zamanlardaki gibi suçluları ulu orta idam mı edelim ya da İsa gibi çarmıha mı gerelim?” Bunu mu demek istiyor? Elbette ki hayır! Foucault’nun demek istediği husus: modern ceza sisteminin, zannedilenin aksine en az geçmişteki kadar ilkel ve barbarca olduğu. Yani zannedildiği gibi, hapishanelerin birer medeniyet kazanımı olmadığını, bir kapatma, bir tahakküm uygulama merkezi olduğunu savunuyor.

Arkadaşlar burada bir noktanın altını çizmem lazım. Foucault veya Derrida gibi postmodern düşünürlere siyasi bir doktrin atfetmek ya da onların kuramlarını reel politikada uygulamaya çalışmak gerçekten çok zor, hatta imkânsız olduğunu bile söyleyebiliriz, mantıken…

Yani şöyle bir örnek vereyim, tabii biraz mübalağa etmek pahasına… Mesela diyelim ki 1970’lerin Fransa’sında yaşıyoruz ve Paris’in en işlek caddesine “Foucault’nun Düşüncelerini Yaşatma Derneği” adında bir dernek kurduk. Foucault bizim bu derneğimizi görse, hani gururlanmak/onore olmak şöyle dursun, muhtemelen “Kapatın burayı!” diye çemkirmeye başlar. “Benim adımı kullanarak insanlara tahakküm uygulamayın!” filan diye tepki gösterir. Çünkü Foucault’ya göre iktidar her yerdedir. İktidar kurumlarda yoğunlaşır, söylemlerle taşınır ve istisnasız herkesi bir şekilde etkisi altına alır.

Özetle, Foucault’nun düşüncelerini siyasi bir doktrin olarak değil de… Daha ziyade modernitenin defolarını ifşa eden… Dolayısıyla hem bize uygulanan hem de bizim başkalarına uygulanmasına aracı olduğumuz şiddeti açığa çıkaran… bir tür kılavuz gibi görmeliyiz bence. Tabii eğer akademik amaçlarla okumuyorsak… Zaten bence Foucault’un insanlık için önemi ve popülaritesi de biraz buradan kaynaklanıyor. Onun metinlerinden elde edeceğimiz farkındalıkla, tamam belki söylem üreten bir özne olamayız ama… “görece iyi söylemlerin” ürettiği birer özne olabiliriz.

* Müzik *

Şimdi hep birlikte bir senaryo yazalım. Kinik filozof Diyojen’i hepiniz duymuşsunuzdur. Mesela Diyojen, Milattan Önce 300 küsur yılında değil de 2021 yılında yaşasaydı… Ve memleketi Sinop’ta, bir belediye parkındaki çimenlere şöyle sere serpe uzansaydı…

Tam o sırada bir belediye görevlisi yanına yaklaşıp “Dayıcım burada yatamazsın, eğer evsizsen sana kalacak bir yer tesis edelim,” deseydi…

Bunun üzerine Diyojen, gayet umursamaz bir tavırla "Gölge etme yeğenim, başka ihsan istemem," deseydi…

Ve bu diyalog kameralar tarafından kaydedilip sosyal medyaya yüklenseydi… Ne tür yorumlar yapılırdı? Bi’ akıl yürütelim.

Öncelikle Türkiye’de hiç kimse -net söylüyorum hiç kimse- Diyojen'in "kinik bir filozof" olduğuna inanmaz, ona bu sıfatı layık görmezdi. Eh, evsiz, barksız, sefil bir adam sonuçta… Sefaletin felsefesi mi olur?

Ülkedeki muhafazakâr kesim, Diyojen’i, sırf uzatılan yardım elini geri çevirdi diye "akıl hastası" ilan ederlerdi… Öte yandan muhalif kesimler ise "İşte hükümetin eseri! Zavallı adam parklarda yaşıyor ve devletten bütün umudunu kesmiş!" filan diye propaganda yaparlardı.

Kısacası Diyojen tek bir cümlesiyle sosyal medyayı ikiye böler, en fazla üç dört gün sonra da tamamen unutulurdu.

Diyojen'in akrabaları, varsa çocukları; medyaya yansıyan bu görüntülerden rahatsız olurlar, aralarında para toplayıp onu huzurevine yerleştirmeye karar verirlerdi. Diyojen, parka gelen akrabaları tarafından güç bela huzurevine götürülürdü.

Huzurevinde Diyojen'e belli başlı kurallar telkin edilir ve toplumsal bir canlı olarak bütün o kurallara riayet etmek zorunda olduğu hatırlatılırdı.

Ve doğadan koparılan Diyojen, huysuz bir ihtiyar olarak yaşantısını sürdürür, belli bir saatte uyanır, belli bir saatte uyur, belli bir rutine gömülür, erdemi-mutluluğu ise ancak gazete bulmacalarında veya televizyon programlarında arardı.

Çünkü arkadaşlar, Foucault’nun da belirttiği gibi, modernite sizi kamusal alandan koparır ve mütemadiyen bir yerlere kapatır. Kâh huzurevlerine kâh hapishanelere kâh tımarhanelere…

Çünkü iktidar her yerdedir. Üçüncü bölümde görüşmek dileğiyle.

* Bitti*

Sunan: İsmail Pişer


Kaynakça: 

M. Foucault, (1975). Hapishaneler Doğuşu.
Osama Bin Laden: What happened to his body?
https://www.bbc.com/news/world-south-asia-13261680

Yorumlar