Herkese merhaba. Uzunca bir süre ara verdiğim podcast serisine bugün itibarıyla devam ediyorum. Tabii bu uzun aranın kendimce haklı gerekçeleri var. Malumunuz yaz ayları, benim gibi beyaz yakalılar için kariyer geliştirme, yani basamak atlama aylarıdır. Ben de son birkaç aydır akademik kariyerimi nasıl bir adım daha ileri götürürüm, onun hesaplarını yapıyordum açıkçası. Tabii bu çabalarım, şimdilik akademik ranta kurban gitti diyebilirim. Musluğun başını parselleyen, hatta musluğa ağzını dayayan bazı aydın kişilikler, akademik ve entelektüel gelişimimi bir miktar sekteye uğrattılar. Ama neyse, çok da bir önemi yok bunun, hayatımı başkalarının bana lütfedeceği iyilikler üzerine kurmamayı uzun zaman önce öğrendim. Zaten otuzlu yaşlara gelince hayal kırıklığı yaşama sıklığınız epey bi’ düşüyor, henüz yirmili yaşlardaysanız yakında ruhsal dengenizi bulacaksınız, müsterih olun. Ki zaten bu da yaşlanmanın tek güzel yanı olsa gerek.

Kısacası yaz başından beri kariyerimi ilerletme mücadelesi verdiğim için… Gerek Youtube gerekse Spotify kanalımı epey ihmal ettim. Ama artık çok daha disiplinli olmaya çalışacağım, her hafta belirli bir günde buraya podcast yükleyeceğim. Hangi gün yüklesem daha iyi olur, bu konuda bir tavsiyeniz olursa dinlerim.

Bu kanalı ilk kez dinleyenler için çok kısa bir bilgilendirme yapayım. Şu ana kadar 10 tane podcast kaydettim, tabii öncesinde videolar da var Youtube’da… Bu podcastlerde, Max Weber, Herbert Spencer, Gustave Le Bon, Tocqueville, Ferdinand Tönnies, Emile Durkheim gibi isimlerden kısa kısa bahsetmeye çalıştım. Elbette derin akademik analizler yaptığımı iddia etmiyorum. Yani insanların tuğla büyüklüğünde kitaplarla damıttıkları birikimlerini, ben burada 5-10 dakikada özetleyemem sonuçta. Benim amacım sizlere sosyoloji ve iletişim alanından birtakım güvenilir bilgiler vermek ve daha fazla araştırma yapmanız için size kestirme yolları göstermek.

Önceki bölümlerde yeterince sıkıcı konular anlattığımı düşünerekten; bugün kitaba sondan başlamak istiyorum. Konumuz Foucault. İki bölüm şeklinde, tahminim 20’şer dakikalık bir yayın olacak bu. “Foucault’un modernizm ile alıp veremediği neydi? Özne mi söylemden doğar, söylem mi özneden doğar? İktidar tam olarak nerededir?” gibi tartışmalar üzerinden Foucault’un naçizane bir portresini çizmeye çalışacağım. Evet, hazırsanız başlayalım.

Foucault, oldukça varlıklı bir ailenin çocuğu. Babası, ülke çapında şöhret yapmış bir cerrah. Annesi ise kendisi cerrah olmasa yine tıp dünyasının içinden bir ailenin kızı… Yani varlıklı diye niteleyebileceğimiz bir ailenin içine doğuyor Foucault ve burjuvaziye yaraşır bir eğitim almaya başlıyor. Ama bir tuhaflık var Foucault’nun haletiruhiyesinde. Sürekli olarak intiharı düşünüyor, yani daha doğrusu etrafına intiharı düşündüğünü söylüyor ki biz bunu bilebiliyoruz. Bir süre sonra da eşcinsel olduğunu keşfediyor. Sadomazoşizme filan ilgi duyuyor, acı çekmekten ve çektirmekten cinsel haz duyuyor yani… Eh, babası onu elinden tutup psikiyatriye götürmeye kalkışınca, Foucault’un beyninde ilk kıvılcımlar çakmaya başlıyor.

Foucault hasta değil, daha doğrusu elbette birtakım ruhsal problemleri vardır, hepimizin olduğu gibi, ama eşcinsellik bir hastalık değil en nihayetinde. Gelgelelim Foucault’nun “tırnak içinde söyleyelim” bu aykırı cinsel tercihlerine ve haz arayışlarına; modern tıp “hastalık” etiketini yapıştırıveriyor. Doktorlar Foucault’u tedavi etmeye çalışıyor ama nafile...

İşte Foucault’un ilk aydınlanması o günlerde yaşanıyor. Modern tıbbın amiyane tabirle haddini aştığını düşünüyor Foucault. Düşünün ki siz bir doktorsunuz, elinizde bir literatür var ve karşınıza çıkan herkesi bu literatürdeki bir kategoriye, bir başlığa ya da bir alt başlığa yerleştirmeye çalışıyorsunuz.

Bir noktadan sonra, modern tıp, hastalar için var olmanın, hastalara hizmet etmenin çok ötesine geçiyor ve rollerin değiştiği bir durum ortaya çıkıyor. Artık hastalar modern tıp için var olmaya, modern tıbba hizmet etmeye başlıyor. Burada aslında diyalektik bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz… Hatta bu diyalektik ilişkiyi Hegel’ci bir bakış açısıyla normal de kabul edebiliriz. Ama Foucault’un gözüyle baktığımızda, burada kurumlardan şahıslara yönelen bir tahakküm söz konusu. Yani işi iyice basite indirgeyelim. Sen bir geysin diyelim, eşcinselsin, herkes seni yargılamak için tetikte bekliyor ama sen hasta olmadığını gayet iyi biliyorsun… Peki modern tıp sana “hastasın” derse, senin yapabileceğin bir şey kalır mı? Foucault da işte bu çaresizlik içinde, babasının da zoruyla tedavi görmeye başlıyor ve tabii kayda değer bir sonuç alınamıyor.

Bu noktada Frankfurt Okulu’ndan bir alıntı yapayım ki bu iktidar/tahakküm meselesi biraz daha iyi anlaşılsın. Frankfurt Okulu’nun üyelerinden Horkheimer ve Adorno da şöyle betimliyor mevcut durumu:

“Aydınlanma’nın nesnelere karşı tutumu, diktatörün insanlara karşı tutumuyla aynıdır. Diktatör insanları güdümleyebildiği ölçüde tanır. Bilim adamı da nesneleri, onları yapabildiği ölçüde tanır. Böylece nesneler kendileri için var olmaktan çıkar, bilim adamı için var olurlar. Yani onların özü her defasında aynı biçimde, egemenliğin dayanağı olarak ortaya çıkar.”

Psikiyatristler tarafından iyileştirilemeyen Foucault, gay arkadaş gruplarının arasına katılıyor, bir uyuşturucu satıcısıyla aşk yaşıyor, dahası bir travestiyle flört ediyor; yani modernitenin pek sıcak bakmayacağı bütün aykırı işleri yapıyor neredeyse. Bu aykırılığını da ideolojik bir temele yaslıyor tabii… “Modernitenin sona erdiğini”, farklı yönelimleri olan insanların da bu bitişin bizzat kanıtı olduğunu iddia ediyor. Çünkü Foucault’ya göre modernite, ikilikler üzerine, dikotomiler üzerine inşa edilmiş bir kavram… Kadın erkek, akıllı deli, hasta sağlıklı, normal anormal gibi… Modernitede bunların arası yok, gri alanlar yok, olamaz, olmamalı!

Efendim; Foucault, daha sonradan HIV virüsüyle tanışacağı bu çalkantılı hayatına devam ederken; günlerden bir gün Nietzche’nin bir makalesine rastlıyor ve bu makaleden oldukça etkileniyor. “Peki Nietzche bahsi geçen bu makalede ne anlatıyor” derseniz mealen şunu söyleyelim: Akademisyenlerin tarihi suiistimal ettiklerini; bilimi kendi mesleki çıkarları için bir araç hâline getirdiklerini anlatıyor Nietzche, makalesinin en kısa şekilde özeti bu… Zaten kendi psikiyatri deneyiminden ötürü canı sıkkın olan Foucault, Nietzche’nin bu makalesinden ilham alıyor ve yaklaşık sekiz sene sonra “Delilik ve Uygarlık” isimli ilk sansasyonel kitabını piyasaya sürüyor.

Kitapta; Rönesans dönemi ve öncesinde, delilerin, akıl hastalarının (tırnak içerisinde söylüyorum bunu- kime göre deli? Neye göre deli? Bunu zaten tartışacağız); delilerin tımarhanelere kapatılmadıklarını, aksine sokaklarda-kırsalda-ormanda özgürce dolaştıklarını, nasıl diyeyim, böyle Diyojen gibi keyfe keder yaşayabildiklerini anlatıyor… Rönesans dönemi ve öncesinde… Bu noktada hemen aklımıza Shakespeare oyunlarındaki soytarı figürlerini getirelim. Nasıl insanlardır soytarılar? Böyle rengarenk giyinen, hiyerarşi filan tanımayan, bazen kralın yüzüne karşı ahmak diyebilen, milleti eğlendiren, hiçbir kariyer beklentisi olmayan, boğazına düşkün, kimsenin tehdit olarak görmediği, aksine herkesin zaman zaman akıl aldığı, esasen hayatın anlamsızlığını, ölümü temsil eden, aykırı tiplerdir soytarılar…

Soytarı deyince hakaret gibi algılamayın lütfen. Nasıl diyelim; modern toplumdaki eğlence araçlarının -sinemanın, tiyatronun ya da sirkin- mikro bir versiyonu aslında… Arkaik bir versiyonu diyelim… Bazen sarayda şebeklik yapan, bazense halkın arasına karışıp milleti çileden çıkaran, enteresan tiplerden bahsediyoruz. Tabii gariptir ki Rönesans’la birlikte soytarıların da eğitim seviyesi yükseliyor, artık saraydaki misyonları yöneticileri eğlendirmekten öteye geçip, onlara danışmanlık yapmak haline geliyor. Bu açıdan kimi kaynaklara göre, 12. Yüzyılın soytarıları bugünün siyasal danışmanlarına evriliyor. Ama tabii konumuz bu değil.

Foucault’ya göre toplumsal normlara aykırı davranan tuhaf kişiler, mesela işte soytarılar, modern tıp tarafından deli ilan edilip tımarhanelere kapatılıyorlar, yani bir tıp vakası hâline getirilip kurumsallaştırılıyorlar.

Başka bir deyişle, tarihin belki de en özgür karakterleri olan deliler -tırnak içerisinde-, 17. Yüzyıldan itibaren yavaş yavaş ailelerinden koparılmaya ve şifa bulmaları için birtakım tıbbi deneylere maruz bırakılmaya başlıyorlar.

Foucault tam bu noktadan daha da ileri giderek, “Kliniğin Doğuşu” isimli ikinci kitabını yazıyor. Bu kitabın konusu ise, 18. Yüzyılla birlikte “tıbbi görüş” adı verilen ve âdeta fetişleştirilen rasyonel düşüncenin ta kendisi…

Şöyle özetlemeye çalışayım: “Tıbbi görüş”; hasta insanlara yönelik kimi zaman oldukça indirgeyici bir yaklaşım sergiliyor. Yani insanı insan gibi değil de… bir organlar dizisi, bir organlar kümesi olarak görüyor. Taşlı bir böbrek, yağlı bir karaciğer veya büyümüş bir kalp… Daha fazlası değil. Aslında burada yine ilk kitaptaki noktaya varıyoruz: Modern tıp insanlara hizmet etmenin çok ötesine geçiyor ve kendi otoritesini/tahakkümünü güçlendirmek adına hasta insanları bir araç olarak kullanmaya başlıyor.

Zaten Foucault’nun aids’den öldüğü güne kadarki en temel meselesi; iktidar, kurumların iktidarı ve tahakküm ilişkileri… Bunlara daha detaylı değinmeye çalışacağım.

Evet arkadaşlar, açıkçası ben Foucault üzerine podcast kaydetmeye karar verdiğimde, en fazla iki bölümlük bir seri olur demiştim. Ama şu ana kadar sadece temel birkaç şeyden bahsedebildim ki siz bunları google’dan veya youtube’dan da rahatlıkla bulabilirdiniz.

Esas konuşmak istediğim konuları, “söylem-özne” meselesini, bioiktidarı, dikotomileri, neden Foucault’ya postmodern denildiğini filan bunları sonraki bölümlere saklayayım. Sanırım en az 3-4 bölüm daha Foucault’dan bahsedeceğim. Evet, sonraki bölümü en geç 7 gün içerisinde Spotify’a ve Youtube’a yüklerim. Daha önce belirttiğim gibi, artık çok daha disiplinli olacağım sosyal medya konusunda, eğer oralarda bir yerlerde sosyal bilimleri umursayan varsa duyurmuş olayım.

Hoşça kalın.
*İsmail PİŞER*

Kaynakça:
 
Michel Foucault, Kliniğin Doğuşu.
Michel Foucault, Delilik ve Uygarlık
Fatih Keskin, Politik Profesyoneller ve Uzmanlar 

Yorumlar